Rekabet Hukuku Genel Bilgiler -

Rekabet Hukuku Genel Bilgiler

0 100

Genel Bilgiler

Bireylerin fayda, teşebbüslerin ise kar ençoklaması amacıyla gerçekleştirdiği eylemlerin toplumsal refaha dönüştüğü öngörülen piyasa ekonomisinin dayandığı temel ilke, ekonomik ilişkilerin serbest rekabet odaklı olduğu varsayımıdır. İktisadi anlamda rekabet, bir piyasada satıcıların daha fazla müşteri edinerek mal ve hizmet satışlarını, dolayısıyla da karlarını artırmak için giriştikleri yarış şeklinde tanımlanabilir. Rekabet olgusu, etkin çalışan bir piyasa sistemi için temel oluşturur; piyasa aktörlerinin kararlarının bağımsızlığını ve kişisel çıkarları gözeten eylemleri korumakla birlikte, sosyal adaleti ve ekonomik etkinliği sağlar.

Bunların yanı sıra rekabetçi piyasa yapısı dinamik işlevlere de sahiptir. Rekabet teknolojik gelişmeyi teşvik eder. Bunun nedeni, teknolojik gelişmenin teşebbüsler tarafından tercih edilen konuma ulaşmada anahtar rol oynamasıdır. Ayrıca rekabetçi piyasa yapısı, firmaları, rekabetçi güçlerini sürekli olarak pazar koşullarına uyarlama yönünde teşvik etmektedir.

Öte yandan piyasaların kendi başına bırakılması sonucunda piyasadaki teşebbüslerin yıkıcı bir yarış içine girmeleri, yarışma yerine toplumsal refahı ve iktisadi gelişmeyi olumsuz etkileyecek işbirliklerine gitmeyi ya da iktisadi güçlerini kullanarak sömürücü ve dışlayıcı eylemlerde bulunmayı tercih ettikleri bir ortama dönüşme riskiyle karşı karşıya kalınması devlet müdahalesini kaçınılmaz kılmaktadır. Bu tür eylemler, aynı zamanda girişim özgürlüğünü de kısıtlayacak, böylece temel demokratik hak ve özgürlükler sekteye uğramış olacaktır. Anılan sorunların bertaraf edilmesi, ekonomik sistemin bir rekabet kanunu ile desteklenmesi ve bu kanunu uygulayacak etkin bir rekabet otoritesinin tesis edilmesi ile mümkün olabilecektir.

Rekabet hukuku alanında ilk yasal düzenleme Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılmıştır. 1890 yılında kabul edilen Sherman Kanunu (Sherman Act) rekabetin yatay veya dikey anlaşmalar ve uygulamalar yoluyla kısıtlanması ve tekelleşmenin yasaklanmasına yönelik düzenlemeler içermektedir. Avrupa’da rekabet hukuku alanındaki ilk yasal düzenleme 1958 yılında yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile yapılmıştır.

Türkiye’de 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun 1994 yılında kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un amacı, mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hakim olan teşebbüslerin bu hakimiyetlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamaktır.

4054 Sayılı Kanun’un Yasalaşma Serüveni

Anayasanın 167 nci maddesi devlete; “para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri” alma; “piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi” önleme görev ve sorumluluğunu yüklemiştir. 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un hazırlığında rol oynayan birinci etmen bu Anayasal hükmün gereğinin yerine getirilmesidir.

Kanunun hazırlanmasında etkili olan bir diğer unsur da, uluslararası anlaşmaların Türkiye’ye yüklediği yükümlülüklerdir. Burada özellikle, Türkiye ve AET arasındaki 12 Eylül 1963 tarihli Ortaklık Anlaşması (Ankara Anlaşması) çerçevesindeki yükümlülüklerden söz etmekte yarar vardır. Ortaklık Anlaşması’nın 16 ncı maddesi, Roma Antlaşması’nın rekabet, vergi ve mevzuatın uyumlaştırılması ile ilgili hükümlerinde anılan ilkelerin, ortaklık ilişkisinde uygulanmasını öngörmüştür. Nitekim Türk Rekabet Kanunu büyük ölçüde Roma Antlaşması’nın 81 ve 82 nci maddelerini kaynak almıştır. Ayrıca, belirtmek gerekir ki, 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi Kararı ile Avrupa Birliği ile Türkiye arasında 1 Ocak 1996’da yürürlüğe giren, Gümrük Birliği’nin yarattığı olumlu atmosfer, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun kabul sürecinde kuşkusuz önemli bir rol oynamıştır.

Kanun 1994 yılı sonunda kabul edilerek yürürlüğe girmiş olmakla birlikte, konuya ilişkin bir yasal düzenleme yapılmasına yönelik çalışmalar uzun sayılabilecek bir geçmişe sahiptir.

Türkiye’de rekabetin korunması doğrultusundaki ilk eylem 1971 yılında Ticaret Bakanlığı öncülüğünde yapılan ve esas konusu tüketicinin korunması olan bir sempozyumdur. Bu sempozyum sonrasında anılan Bakanlıkta yapılan bir çalışma ile “Tüketicinin Korunması İçin Ticaret Konusu Mal ve Hizmetlerle İlgili Faaliyetlerin Düzenlenmesi Hakkında Kanun Tasarısı” hazırlanmıştır. Bu tasarıda esas itibarıyla tüketicinin korunmasına ve iç piyasanın düzenlenmesine ilişkin hükümler yer almıştır.

Bu konuda Ticaret Bakanlığı’nın hazırladığı ikinci tasarı 1975 tarihli,“Ticaretin Düzenlenmesi ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı”dır. Ülkemizde rekabet hukuku alanında düzenlemeler getiren hükümlere ilk kez bu tasarıda rastlanmaktadır.

Bakanlıkça 1980 yılında hazırlanan bir başka tasarı, “Ticarette Dürüstlüğün Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” başlığını taşımaktaydı. Tasarıda kanunun amacı; “serbest piyasa düzenini korumak, rekabeti bozucu unsurları bertaraf etmek…” şeklinde ifade edilmiştir.

Ticaret Bakanlığı’nca 1981 yılında hazırlanan “Ticari Faaliyetlerin Düzenlenmesi ve Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” ise esas itibarıyla isminin farklılığı dışında özünde bir önceki tasarıdaki hükümlere paralel düzenlemeler içermektedir.

Ekim 1983 ve Mart 1984 tarihli “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Tasarıları”nda ilk defa karteller ve tekellere ilişkin düzenlemeler ayrı bölümlerde ele alınmıştır.

1980’li yıllarda Türkiye’de benimsenen yeni ekonomik modelin yaratmış olduğu ortamın yanısıra 1982 Anayasası’nın 167 nci maddesinin Devlete açıkça, piyasalarda doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önleme görevi vermesi üzerine, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, rekabetin sınırlanmasına ilişkin sorunları, tüketicinin korunması ve ticaretin düzenlenmesine ilişkin hükümlerden ayırarak Kasım 1984 tarihinde, “Rekabeti Sınırlayan Anlaşmalar ve Uygulamalar Hakkında Kanun Tasarısı”nı hazırlamıştır.

Bu tasarı, rekabete ilişkin ilk bağımsız metin olmasının yanında, öncekilerden farklı olarak yasalaşmak üzere TBMM’ye giden ilk metin olma özelliğini de taşımaktadır. Tasarı, Aralık 1985’de TBMM’ye sevkedilmiş, ancak 17 nci Yasama Dönemi içinde görüşülemediği için 1987 seçimlerinden sonra kadük olmuştur.

1991 genel seçimlerinin ardından Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda oluşturulan komisyon iki alt komisyon halinde çalışarak “Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı” ile “Rekabetin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı”nı hazırlamıştır. Rekabetin Korunması Hakkında Kanun Tasarısı hazırlanırken, ABD, İngiliz ve AT rekabet kuralları dikkate alınarak önceki tasarılardan oldukça farklı yeni bir metin ortaya çıkarılmıştır. Temmuz 1992 tarihinde hazırlanan bu tasarı görüşleri alınmak üzere tüm ilgili kuruluşlara gönderilmiş, gelen görüş ve eleştiriler değerlendirilerek son şekli verildikten sonra TBMM’ne sevkedilmiştir. Tasarı, girişte de belirtildiği gibi Genel Kurul’da 7 Aralık 1994 tarihinde görüşülerek kabul edilmiş, 13/12/1994 tarih ve 22140 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Rekabet Hukukunun Esasları

Rekabet hukuku, mal ve hizmet piyasalarında rekabetin korunması amacına yönelik olarak oluşturulan kurallar üzerine inşa edilmiş bir hukuk dalıdır. Mal veya hizmet piyasalarında iktisadi faaliyet gösteren teşebbüslerin eylem ve işlemlerini konu alan bu kurallar genel olarak üç başlık altında yer almaktadır. Bu çerçevede rekabet kuralları teşebbüsler arasındaki rekabeti sınırlayan anlaşma, karar ve uyumlu eylemler ile pazarında hâkim durumda olan teşebbüslerin bu durumlarını kötüye kullanmalarını yasaklamakta, belirli eşiklerin üzerindeki birleşme ve devralmaları ise kontrole tabi tutmaktadır.

Rekabet kurallarında öngörülen yasaklama ve kontrol ile temel olarak, mal ve hizmet piyasalarında kartelleşme ve tekelleşmenin önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Nitekim piyasalarda meydana gelecek bu nitelikteki oluşumlardan rekabet kurallarının korumayı hedeflediği toplumsal refahın öncelikli unsuru olan tüketici refahı kaçınılmaz olarak zarar görmektedir. Diğer taraftan, bazı anlaşmalar rekabeti sınırlayıcı yönü bulunmakla birlikte, bu etkinin ötesinde iktisadi etkinlik/fayda da yaratabilmektedir. Rekabetin artışı yönünde net etki gösteren bu tür anlaşmaların kurulabilmesini teminen rekabet hukukunda muafiyet rejimi öngörülmekte, doğası gereği bu kapsama girmeyen kartel anlaşmaları dışındaki aynı (yatay) veya farklı (dikey) pazar seviyelerinde bulunan teşebbüsler arasındaki anlaşmalar muafiyet sistemi altında rekabet kurallarında öngörülen yasaktan muaf tutulabilmektedir.

 Ülkemizdeki rekabet mevzuatının temelini oluşturan 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’un (4054 sayılı Kanun) amacı Kanun’un 1. maddesinde, “…mal ve hizmet piyasalarındaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaları ve piyasaya hâkim olan teşebbüslerin bu güçlerini kötüye kullanmalarını önlemek, bunun için gerekli düzenleme ve denetlemeleri yaparak rekabetin korunmasını sağlamak” olarak ifade edilmektedir. Bu amacın gerçekleştirilmesine yönelik olarak Kanun kapsamındaki işlemler Kanun’un 4., 6. ve 7. maddelerinde olmak üzere üç ana başlık altında toplanmaktadır. Bu çerçevede 4054 sayılı Kanun’un

  • 4. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde mal ve hizmet piyasalarında faaliyet gösteren ya da bu piyasaları etkileyen her türlü teşebbüsün aralarında yaptığı rekabeti engelleyici, bozucu ve kısıtlayıcı anlaşma, uygulama ve kararları
  • 6. maddesi, piyasada hâkim durumda olan teşebbüslerin bu güçlerini kötüye kullanmasını,
  • 7. maddesi ise hâkim durum yaratmaya veya var olan bir hâkim durumu güçlendirmeye yönelik ve bunun sonucu olarak rekabeti önemli ölçüde azaltacak birleşme veya devralma niteliğindeki her türlü hukuki işlem ve davranışları  konu almaktadır.

4054 sayılı Kanun’un esasını teşkil eden, emredici nitelikteki hükümler içeren 4, 6 ve 7’nci maddelerin getirdiği düzenlemeler teşebbüslere yöneliktir. Kanun’un uygulanmasında teşebbüs, “piyasada mal veya hizmet üreten, pazarlayan, satan gerçek ve tüzel kişilerle, bağımsız karar verebilen ve ekonomik bakımından bir bütün teşkil eden birimler” olarak ele alınmakta, bu çerçevede kamu teşebbüsleri ya da özel teşebbüsler arasında herhangi bir fark gözetilmemektedir. Diğer bir ifadeyle 4054 sayılı Kanun kamu teşebbüsleri için bir ayrıcalık öngörmemektedir. Bu çerçevede rekabeti sınırlayıcı anlaşma, eylem veya kararların kamu teşebbüslerince gerçekleştirilmesi durumunda, bu teşebbüsler de Kanun hükümlerine muhatap olacaktır. Bunun yanı sıra 4054 sayılı Kanun’da sektörel bir ayrım da bulunmamakta, tüm mal veya hizmet piyasalarındaki teşebbüs veya teşebbüs birliklerinin rekabeti sınırlayıcı eylem ve işlemleri Kanun kapsamında yer almaktadır.

Temel Kavramlar

Rekabet hukuku uygulamasında öne çıkan temel kavramlara ilişkin genel bilgilere aşağıda yer verilmektedir:

Teşebbüs: Rekabet hukukunda teşebbüs, piyasada mal veya hizmet üreten, pazarlayan, satan gerçek ve tüzel kişilerle, bağımsız karar verebilen ve ekonomik bakımdan bir bütün teşkil eden birimleri ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Bu tanımın işaret ettiği, hukuki nitelikten bağımsız ele alınan “iktisadi faaliyet”, “bağımsızlık” ve “ekonomik bütünlük” temelinde şekillenen teşebbüs kavramı, diğer mevzuatta yer alan ve firma, şirket ya da işletme kavramları yerine kullanılabilen teşebbüs kavramından farklıdır. Bu çerçevede örneğin, rekabet hukuku bakımından ekonomik faaliyetleriyle ilgili kararlarını özgürce verebilen özel veya kamu şirketleri ile serbest meslek sahipleri teşebbüs sayılırken, ekonomik faaliyetlerine ilişkin tüm kararları bağlı bulunduğu holding tarafından alınan bir şirket, hizmet (iş) akdi uyarınca bir şirkete ya da kuruma bağlı olarak çalışan doktor ya da avukat teşebbüs sayılmamaktadır.

Teşebbüs Birliği: Teşebbüslerin belirli amaçlara ulaşmak için oluşturduğu tüzel kişiliği olan veya olmayan her türlü birlikleri ifade etmektedir. Teşebbüs birliklerinin en tipik örnekleri, teşebbüslerin gerçek kişilerce temsil edildikleri derneklerdir. Aynı şekilde, sanayi ve ticaret odaları, meslek odaları, birlikler, barolar da teşebbüs birliği olarak değerlendirilmektedir.

Anlaşma: Rekabet hukuku bakımından anlaşma, pazarda aynı seviyede faaliyette bulunan, diğer bir ifadeyle rakip teşebbüsler arasında veya üretim/dağıtım zincirinin farklı seviyelerinde faaliyette bulunan, diğer bir ifadeyle dikey ilişki içerisindeki iki veya daha fazla teşebbüs arasında söz konusu olabilmektedir.

Rekabet hukuku uygulamasında, yarattığı rekabetçi endişe bakımından rakip teşebbüslerin dahli ile gerçekleşen anlaşmalar ön plana çıkmaktadır. Bu bağlamda anlaşma, rakip teşebbüslerin, karşılıklı fayda temin etmek amacıyla ortaya koydukları, aralarındaki rekabeti sınırlama amacı ve/veya etkisini taşıyan, gizli veya açık irade uyuşmalarını veya davranış birlikteliklerini ifade etmektedir. Rekabeti sınırlayıcı anlaşmalar genellikle; fiyat, arz veya müşteri gibi ekonomik hayat açısından büyük önem arz eden parametrelerin belirlenmesi veya paylaşılmasını konu almaktadır.

Rekabet mevzuatı bakımından yukarıda yer verilen açıklamalardan hareketle örneğin, rakip teşebbüslerin bir araya gelerek ilgili ürün veya hizmetin fiyatını belirlediği bir kartel anlaşması, rekabeti sınırlayıcı olacağı gibi; sağlayıcı ile bayisi arasında yapılan ve sağlayıcı tarafından bayilere getirilen yükümlükler içeren anlaşmalar da piyasadaki rekabeti sınırlayıcı nitelik taşıyabilecek, bu paralelde rekabet kurallarının müdahale alanı içerisinde yer alabilecektir.

Rekabet hukuku açısından gerek rakip konumdaki gerekse dikey ilişki içerisindeki teşebbüslerin taraf olduğu anlaşmaların yazılı veya sözlü şekilde gerçekleştirilmesi arasında herhangi bir fark bulunmamaktadır. Anlaşmanın varlığı bakımından önemli olan husus, anlaşmanın tarafı teşebbüsler arasındaki gizli veya açık irade uyuşmasının veya davranış birlikteliğinin amaç ve/veya etkisinin piyasadaki rekabeti engelleyici, bozucu veya kısıtlayıcı nitelikte olup olmadığıdır.

Kartel: Rekabet hukukunda toplumsal refah açısından en sakıncalı ihlal türü olarak genel kabul gören karteller, belirli bir mal veya hizmet piyasasındaki rekabeti azaltmak veya kısıtlamak amacıyla bu piyasadaki teşebbüsler arasında gerçekleştirilen gizli veya açık anlaşma veya birliktelikleri ifade etmektedir. Genellikle ürün fiyatını, arz edilecek ürün miktarını, pazar paylarını, ürünün satılacağı bölgelerin belirlenmesini konu alan kartel anlaşmalarının günümüzde en tipik olarak “centilmenlik anlaşması” adı altında kuruldukları görülmektedir.

Muafiyet: Rekabet hukuku bakımından bazı anlaşmalar rekabeti sınırlayıcı etkileri olmasına karşın, yarattıkları bu etkinin neden olduğu toplumsal zarardan daha fazla toplumsal fayda yaratabilmektedir. Bu anlaşmaların kurulabilmesi ve bu suretle beklenen net rekabetçi faydanın elde edilebilmesini teminen rekabet kanunlarında anlaşmaları rekabeti sınırlayıcı anlaşmalara yönelik yasaklayıcı hükümlerden muaf tutmak üzere kurallar da yer almaktadır.

4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun’da (4054 sayılı Kanun) Kanun’un 4. maddesi kapsamında yer alan bir anlaşmanın bu maddenin öngördüğü yasaklamadan, bu yasaklamaya bağlı geçersizlik ve para cezası yaptırımlarından muaf olmasına yönelik düzenleme 5. maddede yer almaktadır. Bu çerçevede 4054 sayılı Kanun’un 5. maddesinde yer alan koşulların tamamını karşılayan anlaşmalar Kanun’un 4. maddesindeki yasaktan muaf olmaktadır. Kanun’un 5. maddesinde belirtilen ve anlaşmaya muafiyet tanınabilmesi için tamamının karşılanması gereken dört koşul aşağıda yer almaktadır:

  • (a) Malların üretim veya dağıtımı ile hizmetlerin sunulmasında yeni gelişme ve iyileşmelerin ya da ekonomik veya teknik gelişmenin sağlanması,
  • (b) Tüketicinin bundan yarar sağlaması,
  • (c) İlgili piyasanın önemli bir bölümünde rekabetin ortadan kalkmaması,
  • (d) Rekabetin (a) ve (b) bentlerindeki amaçların elde edilmesi için zorunlu olandan fazla sınırlanmaması.

Birleşme ve Devralma: Birleşme, en genel tanımıyla iki ya da daha fazla teşebbüsün var olan ya da yeni oluşturulan bir teşebbüse katılımını ifade etmektedir. Bu süreçte mevcut teşebbüse katılan şirketler tüzel kişiliklerini kaybeder. Yeni bir şirket bünyesinde gerçekleşen birleşmelerde ise birleşmeye taraf olan tüm teşebbüsler tüzel kişiliklerini kaybeder.

Devralma ise bir teşebbüsün, başka bir teşebbüsün bir kısmı veya tamamı üzerinde kontrol hakkı doğuracak şekilde mülkiyet kazanımlarını ifade eder. Birleşmelerden farklı olarak devralmalarda, teşebbüslerin tüzel kişiliklerini kaybetmesi söz konusu olmayabilir. Bir teşebbüsün kontrolünün diğer bir teşebbüse intikal etmesi sonucunu doğuran durumlar devralma sayılmaktadır.

Bağımsız bir iktisadi varlığın tüm işlevlerini kalıcı olarak yerine getirecek ve stratejik kararlarının alınmasında ortak kontrolün söz konusu olduğu ortak girişimler de birleşme/devralma kapsamında değerlendirilebilmektedir.

4054 sayılı Kanun’un 7. maddesi ve bu maddenin uygulanmasındaki usul ve esasları belirlemeye yönelik olarak çıkarılan 2010/4 sayılı Rekabet Kurulundan İzin Alınması Gereken Birleşme ve Devralmalar Hakkında Tebliğ (2010/4 sayılı Tebliğ) uyarınca kontrolde kalıcı değişiklik yaratacak şekilde ve belirli ciro eşiklerini aşan birleşme ve devralmaların hukuki geçerlilik kazanması için Rekabet Kurulu’na bildirilmesi gerekmektedir.

Hâkim Durum: Rekabet hukukunda hâkim durum belirli bir piyasadaki bir veya birden fazla teşebbüsün, rakipleri ve müşterilerinden bağımsız hareket ederek fiyat, arz, üretim ve dağıtım miktarı gibi ekonomik parametreleri belirleyebilme gücünü ifade etmektedir.

Menfi Tespit: Rekabet Kurulu’nun bir anlaşmanın, kararın, eylemin veya birleşme ve devralmanın, ilgili teşebbüs veya teşebbüs birliklerinin başvurusu üzerine, 4054 sayılı Kanun’un 4, 6 ve 7’nci maddelerine aykırılık oluşturmadığını tespit etmesi menfi tespit olarak adlandırılmaktadır.

Rekabet Hukukunda Usül

4054 sayılı Kanun’da Rekabet Kurulu’nun hangi durumlarda inceleme başlatacağına, bu incelemelerde hangi yetkileri ne kapsamda kullanacağına, incelemeleri ne kadar sürede sonuçlandıracağına, inceleme sürecinde taraf teşebbüslerin haklarına, inceleme sonucunda kararların nasıl alınacağına, inceleme sürecinde ve sonucunda uygulanabilecek yaptırımlara, Kurul kararlarına itiraza ilişkin ayrıntılı usul düzenlemeleri yer almaktadır. Her aşamaya ilişkin bu usul düzenlemeleri, iyi idare ilkesinin gereklerinden olan şeffaflığın yanı sıra, idari işlemin muhatapları açısından da önemli güvence sağlamaktadır.

4054 sayılı Kanun uyarınca rekabet ihlallerine ilişkin soruşturma ve birleşme devralma işlemlerine ilişkin nihai incelemelerde özellikle bir soruşturma ve nihai incelemenin açılmasından nihai kararın alınmasına kadar geçen süreçte, dolayısıyla henüz idari işlem aşamasındayken, taraf teşebbüs savunmalarının alınması, sözlü savunma toplantısı yapılması gibi usul esasları bir hukuk devletinde olması gereken teminatlar bakımından örnek teşkil etmektedir.

Soruşturma sürecinde 4054 sayılı Kanun ile sağlanan bu teminatlar, Rekabet Kurulu tarafından çıkarılan ikincil düzenlemelerde de sürdürülmekte olup, cezalara ilişkin düzenlemede ve rekabeti en ciddi şekilde sınırlandırdığı kabul edilen kartellerin ortaya çıkarılması amacıyla birçok rekabet otoritesi nezdinde kullanılan en etkin araç olan pişmanlık programına ilişkin düzenlemede usule ilişkin gerekli kurallara da yer verilmesi ile uygulamada açıklık ve belirlilik sağlanmaktadır.

4054 sayılı Kanun uyarınca birleşme ve devralma incelemelerinin sonuçlandırılması rekabet ihlallerine ilişkin incelemelerden farklı özel bir takvime bağlanmış olup, bu takvim özellikle ön inceleme aşaması ardından sonuçlandırılan incelemeler bakımından teşebbüsler ve işlem sonrası faaliyetleri bakımından önemli ölçüde belirlilik sağlamaktadır.

Bir bütün olarak ele alındığında, 4054 sayılı Kanun’un içerdiği usule ilişkin kuralların, Türk idare hukuku uygulamasında eksikliği hissedilen usul kuralları bakımından bir örnek teşkil ettiği ve kendi işleyişi açısından önemli bir boşluğu doldurduğu görülmektedir. Kanun ile getirilen bu yaklaşım, Kurul tarafından çıkarılan ikincil düzenlemelerde muhafaza edilmekte ve ileri taşınmaktadır.

Rekabet Hukuku Ve Özel Hukuk

4054 sayılı Kanun, mal ve hizmet piyasalarında rekabetin korunması amacı doğrultusunda emredici hükümler ve bu hükümlerin ihlali durumunda uygulanacak yaptırımlara yönelik düzenlemeler içermektedir. 4054 sayılı Kanun’a aykırı eylem ve işlemler Kanun’un “Rekabeti Sınırlayıcı Anlaşma, Eylem ve Kararlar” başlıklı 4., “Hakim Durumun Kötüye Kullanılması” başlıklı 6. ve “Birleşme veya Devralma” başlıklı 7. maddesi ile belirlenmekte, Kanun’un esasını teşkil eden bu emredici nitelikteki hükümlere aykırılığın yaptırımları ise Kanun’un ikinci kısmının üçüncü bölümünde düzenlenmektedir.

4054 sayılı Kanun’un yukarıda yer verilen emredici hükümlerine aykırılığın özel hukuk alanındaki sonuçları, Kanun’un “Rekabetin Sınırlanmasının Özel Hukuk Alanındaki Sonuçları” başlıklı beşinci kısmında yer almaktadır. Bu kısımda yer alan dört maddede (m. 56-59) geçersizlik, tazminat hakkı, zararın tazmini ve ispat yükü konuları düzenlenmektedir.

4054 sayılı Kanun’un beşinci kısım geçersizlik ve tazminat konuları düzenlemelerinde büyük ölçüde 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) ve bu Kanun’un yerine 1.7.2012 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) klasik ilkeleri geçerli olmakla birlikte anılan Kanunlarda yer alan birtakım ilkelerden ayrıldığı görülmektedir:

  • TBK. m.81 (BK. m.65)’in 4054 sayılı Kanun’dan doğan ihtilaflara uygulanmayacağına ilişkin 4054 sayılı Kanun m.56/II
  • Zararın hesaplanması ve tazminine ilişkin 4054 sayılı Kanun m.58
  • “Haksız fiilin konusunu oluşturan rekabeti sınırlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaların ispatlanmasına ilişkin 4054 sayılı Kanun m.59.”

4054 sayılı Kanun’un 56. maddesinde düzenlenen geçersizlik yaptırımı, Borçlar Hukukunda yer alan, kanuna aykırı sözleşmelerin geçersizliği ile aynıdır. Kesin hükümsüzlük (butlan) yaptırımına tabi olan bu tür hukuki işlemler, yapıldıkları andan itibaren hiçbir hüküm ve sonuç doğurmazlar. Bir anlaşma veya kararın geçersizlik yaptırımına tabi olması için, 4. madde kapsamına girmesi ve 5. maddedeki muafiyetten yararlanamaması gerekmektedir. Bu çerçevede 4. madde kapsamına giren anlaşmalar zaten kendiliğinden hüküm doğuran mutlak butlan yaptırımına tabi olup, bu yaptırımın sonuç doğurması için anlaşmanın 5. maddedeki muafiyetten yararlanmaması gerekmektedir.

Anlaşmanın bir bölümünün kısmi butlanla sakat olması durumunda ise, taraflar anlaşmanın geçerli olan hükümlerinden doğan hak ve borçlarını yerine getirmekle yükümlüdürler. Ancak uygulamada, söz konusu hak ve borçların anlaşmanın sakat bölümüne mi, yoksa geçerli bölümüne mi ilişkin olduğunun tespiti konusunda güçlükler ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir durum için genel bir kural söz konusu olmayıp, tespitin somut anlaşma veya karar bazında yapılması gerekmektedir.

Rekabeti sınırlayıcı anlaşma ve kararların geçersizliğinin ilk sonucu bu anlaşma ve kararlardan doğan borçların ifasına ilişkindir. 4054 sayılı Kanun m. 56’ya göre, geçersiz anlaşmalardan ve kararlardan doğan edimlerin ifası istenemeyecektir. Dolayısıyla kendi borcunu yerine getirmiş olan taraf, karşı taraftan borcunu ifa etmesini isteyemez ve bu tür bir taleple mahkemeye başvuramaz. Taraflardan birisinin ifayı talep etmesi durumunda, karşı taraf geçersizlik itirazında bulunabilecektir. Mutlak butlanla sakatlanmış bir sözleşme başlangıçtan itibaren hiçbir hak ve borç doğurmayacağından esasen ortada ifa edilecek bir borç bulunmamaktadır.

Rekabeti sınırlayıcı anlaşma veya kararın geçersizliğinin bir diğer sonucu da bu anlaşma veya karara göre ifada bulunmuş olan tarafın yerine getirdiği edimleri geri isteme hakkının ortaya çıkmasıdır. 4054 sayılı Kanun’un 56. maddesinde, daha önce yerine getirilmiş edimlerin geçersizlik nedeniyle geri istenmesi halinde tarafların iade borcunun sebepsiz zenginleşmeye ilişkin TBK. 79. ve 80. (BK. 63. ve 64.) maddelerine tabi olacağı ve ahlaka aykırı bir amaçla verilmiş şeylerin iadesinin istenemeyeceğine ilişkin bulunan TBK. 81. (TBK. 65.) maddesinin bu Kanundan doğan ihtilaflara uygulanmayacağı hükme bağlanmıştır. Dolayısıyla taraflar bu durumda verdiklerini geri isteyebileceklerdir.

4054 sayılı Kanun’da yer alan tazminata ilişkin düzenlemeler incelendiğinde, Kanun’un 57. maddesinde Kanun kapsamında doğan tazminat yükümlülüğünün taraflarının ve şartlarının ele alındığı görülmektedir. 57. maddenin lafzından, Kanun’a aykırı anlaşma veya karardan zarar gören herkesin tazminat davası açabileceği açık bir şekilde yer almakta, 58. maddede ise zımnen “tüketicilerin” ve açıkça “rakip teşebbüslerin” örnek olarak verildiği görülmektedir. Bu çerçevede 4054 sayılı Kanun’da tazminat davasının davacılarını belirtmek üzere sınırlı sayma yoluna gidilmemektedir. Nitekim 58. maddenin asıl amacı, tazminat davasının taraflarını değil, ödenecek tazminat miktarının nasıl hesaplanacağını belirlemektir.

4054 sayılı Kanun’un 58. maddesinin birinci cümlesinde, zarar görenlerin ödedikleri bedelle, rekabet sınırlanmasaydı ödeyecekleri bedel arasındaki farkı zarar olarak talep edebilecekleri ifade edilmiştir. Rakiplerin tazminat hakkına ilişkin olan 58. maddenin son cümlesinde ise, zararın hesaplanmasında, zarar gören işletmelerin elde etmeyi umdukları bütün karlarının geçmiş yılların bilançoları da dikkate alınarak hesaplanacağı ifade edilmiştir. Rakip teşebbüslerin uğradıkları bu zararın türü ise, yoksun kalınan kardır. Rakip teşebbüslerin zararlarının hesaplanmasında, teşebbüslerin malvarlıklarının mevcut durumdaki miktarı ile rekabet kısıtlanmamış olsaydı ulaşacağı miktar arasındaki fark esas alınmaktadır.

4054 sayılı Kanun’da, zararın hesaplanmasına ilişkin olarak yer verilen önemli bir düzenleme, 58. maddenin ikinci fıkrasında yer alan üç katı tazminata ilişkin hükümdür. Buna göre; zarar, tarafların “anlaşmaları” ya da “kararları” veya “ağır ihmallerinden” kaynaklanıyorsa, hâkim zarar görenlerin talebi üzerine uğranılan maddi zararın ya da zarara neden olanların elde ettiği veya elde etmesi muhtemel karların üç katı oranında tazminata hükmedebilecektir. Üç katı tazminatı öngören bu düzenleme, Kanunumuza Amerikan Rekabet Hukukundan esinlenerek alınmıştır. Tazminat hukuku ilkeleri ile bağdaşmayan bu kural, maddede her ne kadar “üç katı tazminat” ifadesi ile yer alsa da, tazminat değil bir tür cezai yaptırım niteliği de göstermektedir. 58. maddenin son fıkrasında, üç katı tazminata hükmetme konusunda mutlaka zarar görenlerin bu yönde bir taleplerinin bulunması gerektiği belirtilmekle birlikte, “hükmedebilir” şeklindeki ifadeden bu konuda hâkime takdir yetkisi tanındığı görülmektedir.

Kural olarak, tazminat talebinde bulunan kişi, haksız fiilin unsurlarının oluştuğunu ve meydana gelen zararın miktarını ispatlamak zorundadır. Rekabet hukukunda da bu genel kural geçerli olmakla birlikte, Kanun’un 59. maddesinde, uyumlu eylemlere ilişkin olarak 4. maddedekine benzer bir karine getirilerek bu ispat yükü ters çevrilmektedir. Bu düzenleme ile zarara uğradığını iddia eden kişi açısından, uyumlu eylemlerle ilgili bir ispat kolaylığı getirilmektedir. 59. maddenin ikinci fıkrasında, rekabeti sınırlayıcı anlaşma, karar ve uygulamaların her türlü delille ispatlanabileceği ifade edilmektedir. Bu hüküm, taraflara delil serbestîsi kolaylığı sağlamakla birlikte, tazminat talebi için sadece rekabetin sınırlandırıldığının ispatlanması yeterli olmayıp, haksız fiilin diğer unsurlarının (kusur, zarar, illiyet bağı vs) da varlığının ispatı gerekmektedir.


Kaynak: Rekabet Kurumu

Bir cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Gizlilik ve Çerezler: Bu sitede çerez kullanılmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek bunların kullanımını kabul edersiniz. Çerezlerin nasıl kontrol edileceği dahil, daha fazla bilgi edinmek için buraya bakın: Çerez Politikası Tamam Gözat